Sayfalar

30 Ağustos 2013 Cuma

28 Nisan olayları

28 Nisan İstanbul'da 29 Nisan Ankarada öğrencilerin Demokrat Partiyi protesto ettikleri,40 civarında öğrencinin yaralandığı,olayla ilgisi olmayan Turan Emeksiz'in polis kurşunuyla öldüğü, kanlı perşembe diye de anılan gündür.28 Nisan 1960'ta meydana gelmiştir.
  Hürriyet Gazetesi
"ileride bu milletin "hürriyet"ine kastedecek bedbahtlar çıktığı takdirde, bu anıt ve üzerindeki yazılardan ibret alsınlar ve her senenin 28 nisan günü, ömürlerinin baharına doymamış, "hürriyet" şehitlerimizi, üniversitemiz önünde, hür ve mesut birer vatan evlâdı halinde şükranla anmak bize ve bizden sonra gelecek nesillere müyesser olsun."

Parça Yeni Türkü'ye ait.
Nazım Hikmetin 1960 yılında Turan Emeksiz için yazdığı şiiri: Beyazıt Meydanındaki Ölü
bir ölü yatıyor 
on dokuz yaşında bir delikanlı 
gündüzleri güneşte 
geceleri yıldızların altında 
istanbul'da, beyazıt meydanı'nda. 

bir ölü yatıyor 
ders kitabı bir elinde 
bir elinde başlamadan biten rüyası 
bin dokuz yüz altmış yılı nisanında 
istanbul'da, beyazıt meydanı'nda. 

bir ölü yatıyor 
vurdular 
kurşun yarası 
kızıl karanfil gibi açmış alnında 
istanbul'da, beyazıt meydanı'nda. 

bir ölü yatacak 
toprağa şıp şıp damlayacak kanı 
silahlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip 
zaptedene kadar 
büyük meydanı.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Oktay ustadan "Patatesli sucuklu pizza"

Malzemeler:
3 su bardağı un
yarım paket yaş maya
yarım çay bardağı zeytinyağı
tuz,ılık su
Sos için:
1 çorba kaşığı domates salçası
1 domates
1 diş sarımsak
1 tutam fesleğen
zeytinyağı
tuz
Üzeri için:
kaşar,haşlanmış patates,sucuk,mısır
Yapılışı: Öncelikle unu bir kaba alıyoruz,ortasını havuz yapıp diğer malzemelerimizi koyuyoruz.
Kulak memesi kıvamında bir hamur elde edene kadar ılık su koyuyoruz ve hamuru elde ediyoruz
Bir yandan sosu için malzemelerimiz karıştırıyoruz. Hamurdan 2 pizza çıkıyor,hamuru ikiye bölüp ince bir sekilde yayıyoruz.Üzerine sosumuzdan sürüp en son kaşarı, haşlanmış patateslerimizi,sucuk ve mısırlarımızı yayıyoruz ve fırında 15 dakika kaşarlar eriyene kadar pişiriyoruz.
Afiyet olsuuuuun :)

13 Ağustos 2013 Salı

Dikkat paradoks var!

Zenon Paradoksları
Zenon İ.Ö.  5. yüzyılda yaşamış ve bugün üzerine pek az bildiğimiz Eski Yunanlı bir filozoftur. Zenon'un 4 tane paradoksu vardır ve hala günümüzde bu paradokslar tartışılmaktadır.
Aşil'le kaplumbağa
Zenon paradokslarının birinde çok hızlı koşmasıyla tanınan yarıtanrı Aşil'le kaplumbağayı yarıştırıyor.Kaplumbağa Aşil'den çok daha yavaş olduğundan Aşil'in önünde başlar yarışa.Zenon Aşil'in kaplumbağayı hiçbir zaman yakalayamacağını söylemektedir.Gerçekten de Aşil'in kaplumbağayı yakalayabilmesi için önce kaplumbağanın yarışa başladığı yere gelmesi gerekir. Aşil oraya geldiğinde belli bir zaman geçer ve kaplumbağa da bu süre içinde ilerlemiştir.Aşil kaplumbağayı tekrar yakaladığında kaplumbağa tekrar ilerlemiş olacaktır ve bu böyle sürer gider ve Aşil kaplumbağaya hiç bir zaman yetişemez.
İkiye Bölünme
Zenon bu paradoksunda Aşil'in kaplumbağayı yakalaması bir yana hiç haraket edemeyeceğini söylüyor. Aşil'in yolu gidebilmesi için önce o yolun yarısını gitmeli,ancak o yolun yarısını gidebilmesi için o yolun da yarısını da gitmeli. Bu böyle sürer gider ve Aşil hiçbir zaman hareket edemez.

Ah O Eski Bayramlar

Ah nerde o eski bayramlar diye başlayan bir yazı yazabilecek yaşa gelmeyi epey bekledim. Sanıyorum artık vaktidir. Yaşım müsait. Dedemlerden "rahmetli" diye söz ediyorum nicedir, anneannem "Allahım elden ayaktan düşürmeden al yanına" duasında...

bayram
Her bayramı bir arada "bayram gibi" kutlayan o koca aile, telefonda bayramlaşıyor kaç zamandır...
"Modernleştikçe" uzaklaştık çokları gibi biz de... Tek sobanın etrafına kümelenip sohbet etmeler bitti. Kaloriferle ısı odalara yayılınca, sohbetlerin keyfi de dağılıp gitti. Yer sofrasından masaya terfi edilince tadı kaçtı yemeklerin... Telefonda "görüşür olduk, "görüş" mesafesinin dışından...
Eski bayramlar, "tatil" oldu.
* * *
Herkesin bayram imgeleri vardır.
Benimki taş zeminde sabun kokusudur uyanınca burnuma çalan... Bir de coşkulu fasıl sesi, kallavi ahşap radyodan yayılan...
Sabah namazıdır, babamın dizi dibinde, dizimde ağrılarla "kılar gibi yaptığım..."
Bayram harçlığıdır, annemin elinden kaptığım...
Kapıda ramazan davulcusudur; bakkalda Arap kızı sakızı, sokakta lak­lak ve çatapat... Bilyede "müselles", "lik"te tumba... Tozlu tarlada tek kale maçtır, "Oğlum daha yeni almadık mı pabuçlarını!" nakaratı eşliğinde oynanan...
Badem şekeridir bayram; kolalı beyaz mendil ve yandan ayrılmış saçta bir avuç kolonya kokusu...
Büyük Sinema'da "Taşa Saplanan Kılıç "tır, bir türlü çıkarılamayan... Ya da televizyonda
"Bizim Sokak"ın siyah-beyaz dedesi, oyuncak yapan...
Kevser anneannemin bahçesinde silkelenen duttur, Ülkü'yle büyüğünü kapmak için didiştiğim... Abduş dayımla uçurtma uçurmaktır, Mustafa dayımdan para aşırmak... Gülsüm teyzemle eğlenip, Perihan teyzemle dertleşmektir.
Öğleyin önce un serpilip yoğrulan, sonra oklavayla açılan hamurun, tencere kapağı marifetiyle yarım aydan çiğ böreklere dönüşmesini merakla izlemek ve içine gizlice konan bakır 5 kuruşa ulaşma umuduyla özenle çiğnemektir.
Rahmetli Nuri dedemin kucağında "Mebus olursun inşallah" duasıdır, mebusun ne olduğunu bilmeden dinlediğim...
Taşlık sofada yer minderidir, ipten salıncakla inatçı bir sinek vızıltısı eşliğinde deliksiz öğle uykusu...
Sonra baba tarafında, Adil Bey'le Saniye Hanım'ın evinde, "ikinci devre..."
Bu kez halaların, amcaların kucağında bayram keyfi... Handan haladan şiirler, Sevim haladan ninniler, Fethiye haladan türküler... Kamil amcadan, Aydın amcadan hediyeler... Melih' le, Ateş' le, Atilla'yla, Necati Cumalı'nın deyişiyle "pembe yüzlü çocuklar"dık bayramlarda, "öyle pembe ki burun delikleri yavru tavşanlar gibi..."
* * *
Bu sabah, o eski bayramların kokusu geliyor burnuma, tütüyor burnumda...
Yaşlanıyorum galiba...
O bakırdan 5 kuruşun peşinde değilim...
Mendiller kolalanmasa da olur, saçlar kolonyalanmasa da...
Lakin sevgiler ertelenirse olmaz... Sevmenin değer vermek, kıymet bilmek, hatır sormak, yardıma koşmak, kapı çalmak, dua almak olduğunu anladım. En çok ondan özlüyorum geniş aile sofralarını...
Ölen eski bayramlar değil aslında; eski duyarlılıklar...
Onları yaşatabilsek, bayramlar da yaşar.
Bu sabah, elinden tutup oğlumu, yukarıdaki listedeki herkesi gezdirmek istiyorum.
Bir kısmı için çok geç kaldım.
Geç kalmadıklarımla bari doyasıya bayramlaşayım.
Siz de öyle yapın: sevdayı, vefayı başka bayrama ertelemeyin.
Can Dündar

İki dirhem bir çekirdek!

Giyim kuşamına özen göstermiş şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık ”iki dirhem bir çekirdek” sözü kullanılır. Bu yakıştırma ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır.Belki biliyorsunuz bir okka bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar.Okkanın dört yüzde birine dirhem adı verilir (Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.). Dirhem daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür.Ancak sarraflar dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar. Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır.


Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir. 



Afyonum patladııııı!


Afyonu patlamak hep duyarım ama hiç araştırmamıştım. bugüne kısmetmiş ve hemen sizinle paylaşayım dedim arkadaşlar.
Afyonu patlamak; uykudan uyanmak,asabiyeti ve uyku sersemliğini üzerinden atmak gibi bir durumdur. Genellikle yeni uykudan kalkmış kişiler "daha afyonum patlamadı bıdı bıdı..."lı cümleler kurarlar. Aslında tam benlik sabah kalkınca çok sinirli oluyorum da afyonum patlamadan biri günaydın dese selam verse ona bile sinirleniyorum. Bakın cümle içinde bile kullandım galibaa ben ne demek olduğunu çok iyi anladım. Evet şimdi siz de birer cümle içinde kullanıyorsunuz. Aferin çoçuklar!
Şimdi bu afyonu patlamak nerden geliyormuş onu açıklayalım.
Vakti zamanında osmanlının hüküm sürdüğü dönemlerde,şeriat hükümleri ile insanlar yönetilmekteydi.İnsanlar her ne kadar mahalle baskısı nedeniyle namaz kılsa,oruç tutsa,ibadetlerini yerine getirse dahi içlerinde bastıramadığı duyguları eyleme dönüştürmeden edemiyorlardı. Bunlardan en yaygını ise "afyon tüketimi"ydi.İnsanlar bu eylemi gerçekleştirirken mahallenin baskısına maruz kalmaktaydılar. bu durumda ramazan ayında hem oruç tutup hem de afyon kullanmanın bir yolunu bulmalıydılar.Berduşilerden biri şöyle bir öneriyle geldi ortama;
berduşi- ey ahali bu ramazan gününde afyon tüketiminin bünyemizde yarattığı narkotik etki bizi mahalleye, devlete, ve dahi allaha karşı mahçup etmekte bundan tevekkelli utanç, hicap ve bir o kadar vicdan azabına maruz kalmaktayız! bundan böyle sahura kalkıldığında efendi gibi sahur yapıla, abdest alına ve şimdi recetesini vereceğim ilaç susuz sabunsuz yutula! reçetede şudur ki ; bir miktar afyon bir adet üzüm yaprağına dikkatlice sarıla kenarları özenle kapatıla ve abdest sonrası direk yutula, ardından ezana mutakiben namaz bünyeyi fazla örselemeden kılına ve direk uyukuya dalına. sabah olanda, gözler açılanda üzüm yaprağı midedeki enzimlerin hışmına maruz kala ve buna bağlı olarak o sardığımız dürüm patlaya, içindeki afyon kana karışa, kafalar bi dunya ola ama imandan taviz verilmeye iftara kadar mesut mutlu bir gün geçirile!
ve böylece hem oruçları bozulmaz hem de akşama kadar mutlu mesut yaşarlardı.


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Fikriye Hanım da kimmiş?

Fikriye Hanım'ın babası'nın kardeşi atatürk'ün üvey babasıdır.bu sebeple üvey kuzendirler.fikriye onu çoçukluğundan beri tanır ve delicesine aşıktır.atatürk'ün evinde iki yıl boyunca yaşamış ve dedikoduları önlemek için Atatürkle dini nikah kıymışlar. ardından verem olmasıyla sanatoryuma gönderilir.bu sırada atatürk latife hanımla evlenir.bu haberi duyan fikriye almanyadan hemen istanbula gelir.atatürk bu haberi duyunca ortalığı karıştıracağını bildiğinden ankaraya gelmesini istemez ancak bir süre sonra fikriye ankaraya gelir.köşk'e geldiğinde atatürk ve latife hanım kahvaltıdadırlar.mustafa kemal'e haber verilir ancak lafite hanım kıskançlığını bastıramaz ve onun evden kovulmasını emreder.belkide bu olay atatürk'ün hayatında tek aciz olduğu andır.
ardından fikriye hiç itiraz etmez at arabasına biner ve yolda ona hediye edilen tabancayla kendini göğsünden vurur.
mustafa kemal'i sadece o olduğu için seven ona delicesine aşık olan bir kadındır.

Ancak bazıları da Fikriye Hanım'ın intihar etmediğini,öldürüldüğünü söylerler. 10 gün boyunca hastanede kalmış ve duyulmasını engellemek için boş bir kata yerleştirmişler. Ancak kurşun izinin sırtında olduğunu söyleyenler vardır. Ayrıca cesedi de nedensiz bir şekilde babasından gizlenmiştir. Babası bu işin peşini bırakmamış ve onunla aynı katta kalan çobanla konuşmuş ve çobanın dediğine göre Fikriye Hanım 10 gün boyunca "alçaklar,katiller vurdular beni" diye bağırıyormuş.



Hakkında Yazılmış Kitaplar
  • Şemsi Belli, Fikriye, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1995.
  • İsmet BozdağAtatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor: Latife ve Fikriye iki aşk arasında Atatürk, Truva Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Oğuz Akay, Gazi Fikriye İle Neden Evlenmedi Latife İle Neden Evlendi, Truva Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Halil İbrahim Özcan, Çankaya'nın Duvaksız Gelini Fikriye, Nokta Yayınları, İstanbul, 2007.
  • Fatih Bayhan, Fikriye Hanım, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2008.
  • Nesrin Aydemir, "İki Aşk Arasında Atatürk", Nokta Yayınları, İstanbul, 2008.
  • Hıfzı Topuz, "Gazi ve Fikriye", Remzi Kitabevi, İstanbul, 2003

Dıgıdık Dıgıdık Faytonlaar :)

Fayton, körüklü, dört tekerlekli, atlı binek arabası.
Osmanlılar zamanında arabalara genellikl kupa adı verilirdi.
Son zamanlarda talika, kinto, kâtip odası, lando denilen çeşitli tipte arabalar yapıldı. Bütün bunlarla sadece insan taşınırdı.
Otomobilden sonra fayton yavaş yavaş bırakıldı, büyük şehirlerde tamamen ortadan kalktı, Anadolu kasabalarında ise sayısı azaldı. son yıllarda tekrar canlanan fayton kültürü bir çok şehirde çoğaldı bu yüzdende manisa akhisarda fayton fabrikası kuruldu bu fabrika dünyanın bütün ülkelerine fayton gönderiyor.
Lando ile kupaların oturma yerleri tamamen kapalıdır. Tek veya çift atla çekilen faytonların körükleri yarı yarıya ve öne doğru kapanacak şekildedir, sürücü için ön kısımda yüksek bir yer vardır. İstanbul adalarında motorlu taşıt kullanma yasağı olduğu için faytonlar bu adaların özelliğini teşkil eder.
Türkiye’nin birçok sahil ilçesinde gördüğümüz faytoncular artık yok olma aşamasına geldi. İstanbul’da faytoncular daha düne kadar sadece adalarda faaliyet gösteriyordu.
Şimdilerde ise Sultanahmet Meydanı’nda nostaljik fayton gezileri düzenlenmeye başladı. Faytonculuk mesleğinin azalması en çok faytonları imal eden zanaatkarları olumsuz etkiledi.
Bu da Gökhan Kırdar'ın unutulmayan şarkılarındanmış. Klibi izlerken çok güleceksiniz. Şarkı sizi duygulandırsa da klip gülmeniz için zorluyor sizi :)



Ben bunu da çok beğendin, buyrun dinleyiniz :)

11 Ağustos 2013 Pazar

Vapurdaki satıcı amcalar,amcalarımız

Özellikle beşiktaş-kadıköy vapurunda rastladığımız cümleye "bakınız" ile başlayan "şu elimde görmüş olduğunuz"diye devam eden amcalarımızdır. Sabah limon sıkacağı akşam meyve kesme aletleri satanları çoktur. İlk aklımıza gelen Şener Şen'dir herhalde.


"Su yok sabun yok..."
"Kesikler için ayrıca kan ilacımız vardır.."

"Bu görmüş olduğunuz tarak heryerde 1 lira, bende de 1 lira. Ama bende yanında saç fırçası hediye "bitti miiiiiii bitmediiiiiiiiiiii" yanında kalem hediye "bitti miii bittiiii""

Günümüzde Burhan Pazarlama
http://www.youtube.com/watch?v=RNPMMoxeDto

Bu satıcılar, toplu iğneden dikiş iğnesine,makastan tarağa,kitaptan kaleme envai çeşit mal satarlar. En büyük düşmanları vapurdaki personel görevlileridir ve bu ihtimale karşı sık sık yer değiştirirler.

Eskiden vapurlar sadece ulaşım aracı değil, dostlukların kurulduğu aşkların büyütüldüğü bir yerdi. Aşıkların sağınağıydı.Her dilden her milliyetten insanın birbirlerinin dili ile selamlaştığı bir ülke gibiydi vapur.Vapur bir "evdi,memleketti,aileydi,güneş ülkemiz,ütopyamızdı" Her düşünce,her görüş özgürce dillendirilirdi. 1968le birlikte yayın hayatı,düşünce gelişti ve hergün bir yayın yapılıyor,ülkedeki sorunlar hararetle tartışılıyordu ve bu durum vapurlara da yansıdı. Özellikle 1968 kuşağı "özgürlük kuşağı"ydı. Görüşü ne olursa olsun insanlar birbirleri ile konuşurlardı.İnsanlar birbirine saygı duyar,hoşgörü gösterirdi,insanlar birbirine"dost"tu.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Hinduizm neymiş kiii

Hinduizm çok geniş kapsamlı bir dindir.ÖzellikleHindistanNepal ve Bangladeş'te yaygındır, günümüzde yaklaşık 900 milyon inananıyla (mensubuyla) Hıristiyanlık ve İslam'dan sonra en büyük üçüncü dindir. Kökeni, ismini de aldığı gibi, Hindistan’a dayanır. Bu dine mensup kişilere “Hindu” denir. Bu inançlı Hindular dinlerini bir yaşam tarzı olarak benimserler. Hinduizmin en eski ve kutsal kitapları (yazıları) “Kutsal Vedalar”dır.
Her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür; bunu ister duayla, ister inzivayla, ister meditasyonla yapar, isterse fedakârca davranışlarla. Tapınaklarda tapınmaya, kutsal metinlere ve guru disiplini geleneğine önem verir. Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdir.
Hindu yolunu sevgi, şiddetten kaçınma, iyi davranışlar ve doğruluk yasası tanımlar. Bütün karmalar temizlenene, Tanrı fark edilene kadar her varlık yeniden bedenlenir. Muhteşem kutsal tapınakların, Hindu evindeki huzur dolu dindarlığın, metafizik ve yoga bilimin önemi büyüktür.
Hinduizm mistik bir dindir. Bu dinde olan kişiyi iç varlığındaki Gerçeği kişisel olarak tecrübe etmeye, sonunda insan ile Tanrı'nın bir olduğu şuurun zirvesine ulaşmaya teşvik eder. Hinduizm, dünyanın en eski dinidir. Başlangıcı belli değildir ve kayıtlı tarihten öncesine kadar uzanır. (Hinduizm, MÖ 1500'lerde Veda'ların yazıya geçirilmesinden çok daha önce de mevcuttu MÖ 3000 yıllarında Pre-Harappa ve Harappa dönemlerinde İndus uygarlığının dini idi bu yıllardan kalma çeşitli Şiva kalıntıları bulunmuştur). Belli bir kurucusu yoktur.
Hinduizmde Mabet ve İbadet
Dine Giriş Ayini: Hinduizme kabul olama seremonisi en önemli dini törendir. Yalnız ergenlik döneminde bu seremoni uygulanır. Hindu inancına göre kadınlar toplumda aşağı bir konuma sahiptirler. Fakat modern çağda bu belli ölçüde değişmiştir. Bu seremonide çocuklar yıkanır, traş edilir ve özel rahip elbiseleri giydirilir.
Evlilik Töreni: Evlilik Töreni Hinduizmde de pek çok dinde olduğu gibi kutsal kabul edilir ve dini ayin ile kutlanır. Damadın bu seremonide ibadet etmesi zorunludur. Gelinin babası damada bazı ziynet eşyaları verir. Sonra damat gelinin babasının elini tutar ve kutsanmış bir ateş etrafında yedi defa birlikte dönerler. Birlikte mutlu bir evlilik için, barış için dua ederek seremoniyi bitirirler.
Ölü Yakma Ayini: hinduizmde son sakrament olan ölü yakma çok önemli bir yer tutar. Bu genelde kutsal nehrin kenarında yapılır ve ölüler yakıldıktan sonra külleri bu nehre serpilir. Bazen de yakmadan bir sal üzerinde ölü nehre bırakılır.

9 Ağustos 2013 Cuma

Burgazada

Resmi Büyüt
Burgazadası, İstanbul Adaları’nın büyüklük olarak üçüncüsüdür. Ada yuvarlak bir biçimdedir ve eni boyu yaklaşık 2 kilometredir. Ada üzerindeki tek tepe Bayrak Tepesi’dir.
Burgazadası, iklimi, sahili, çamları, restore edilmiş zarif köşkleri ile İstanbul’un en sevilen mevkilerinden biridir. Adanın yalı ve köşkleri, güzellikleri ve zerafeti ile tanınmıştır.Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından hikâyeci Sait Faik Abasıyanık, hayatının bir bölümünü burada geçirmiştir. Burgaz Adası ve diğer İstanbul Adaları, hikâyelerinde önemli yer tutmuştur. Abasıyanık'ın Burgaz'daki evi, Sait Faik Müzesi adıyla müze haline getirilmiştir.

Heybeliada

Deniz Lisesi
Resmi Büyüt
Triada manastırı ve kilisesi
Ada'nın kuzeyinde, bugünkü adıyla Ümit Tepesi'nde adalıların deyimiyle Papaz Dağındadır. İlk adı Sina kilisesine bağlı anlamına gelen Siyon idi. çünkü muhtemelen Kudüs Patrikhanesine bağlıydı. Ancak sonradan Hristiyanlığın temel ilkesi olan Tanrı, Hz. İsa ve Ruh-ü! Kudüs (Kutsal Ruh) üçlüsü anlamına gelen "Triada" adı verilmiştir. Manastır sonradan Ruhban Okulu'na dönüştürülmüştür. Kilise ise okulun bahçesinde uzaktan bakıldığında görülemeyecek kadar küçük bir yapıdır. Aya Triada Ada'nın en eski manastın ve kilisesidir. Çok eski bir inanışa göre manastırın kurucusu Patrik Fotiyus'dur.
Resmi Büyüt
Süslü Mezar
Aya Yorgi manastırının önündeki yola yakın bir yerde kubbeli, renkli camlı, içindeki yüksek bir kaide üzerinde melek heykeli olan çok güzel özgün bir mezardır. İngiltere'nin Gemlik baş konsolosu Kangelidis' in karısına aittir, heykelleri İtalya' dan getirtilmiştir. 1868 yılında yapılmıştır. Kangelidis'in de kendi mezarı da avlusundadır.
 Resmi Büyüt
İsmet İnönü Köşkü
Resmi Büyüt

Kınalıada

Prens adalarının meskun olan adalarından bir tanesi olanı Kınalıada İstanbul’a en yakın olanıdır. Bu yüzden olsa gerek Bizans zamanında sürgünleri birçoğu bu adaya yapılmıştır.
Kınalıada adını bitki örtüsünün maki olduğu dönemlerde bakır ve demir madenlerinin toprağı kızıla bürüyen renginden dolayı almıştır. Adanın eski Proti’dir.
Ağaç oranının çok olmasından dolayı en çıplak ada olma konumundadır. Bunun sebebi ise Bizans zamanında buradan çıkarılan kayaların araziyi verimsiz bir hale getirmesinde kaynaklanmaktadır.
Tüm bunlara rağmen günümüzde tatil severler tarafından oldukça rağbet gören ada bir tatil merkezi olmayı da gerçekleştirmiştir. Kuş seslerinin cıvıltısında özgürlüğünüzü hissettiğiniz, deniz dalgalarının şırıltısında dalıp gittiğiniz bir tılsıma sahiplik etmektedir.
Kınalıada Hakkında
Tarihi dokusu diğer adalara nazaran daha kısır olan Kınalıada üç tepeye sahiptir. Ada’nın batısında bulunan Çınar Tepesi ve hemen yanındaki Teşvikiye Tepesinin yüksekliği 115 metre kadardır.93 metre yüksekliğinde olan ve üzerinde Hristo Manastırını bulunduran son tepesi ise Hristo Tepesi’dir.
Kınalıada Yaşam
İKİZ EVLER
Resmi Büyüt

8 Ağustos 2013 Perşembe

Büyük Ada

BüyükadaPrens Adaları olarak da bilinen İstanbul açıklarındaki adaların en büyüğüdür.  Büyükada'da biri güney, diğeri kuzeyde olmak üzere iki tepe bulunur. Güneydeki tepe, 203 metre yükseklikteki Yücetepe'dir. Kuzeydeki tepe ise 164 metre yükseklikteki Manastır Tepesi'dir.Diğer Prens Adaları gibi Büyükada da Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Adalar, Fatih Sultan Mehmettarafından İstanbul'un fethi'nden bir ay önce alınmıştır.Adanın en yüksek tepesinde Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı bulunmaktadır. Buradaki ilk yapı, M.S. 6. yüzyıl'da inşa edilmiştir. Bu mevkide, birçok kilise ve manastırın kalıntıları da vardır. Bunlardan bazıları günümüze kadar ulaşmış, bazıları yıkıntı olarak kalmıştır.


6 Ağustos 2013 Salı

yaşasın bayram temizliğiii

arkadaşlar malumunuz bayram yaklaşıyor ve çoğunuzun evinde bir temizlik telaşı var. Bugün benim başıma geldi ve sanırım az önce bitti. Silmediğim köşe toplamadığım yer kalmadı. Normal günlerde hayatta elini sürmeyen biri olarak bünyeme çok fazla geldi bu. Ama başlarken hızlı ve öfkeliydim. şimdi gelin de bir bakın dersiniz ki "bal dök yala" Herhalde önümüzde bi kaç ay temizliğe dokunmam,parmaklarım bile sudan buruştu yahuuu! şimdiden temizliği bitirmiş olanlara geçmiş olsun,daha başlamamış olanlara kolay gelsiiin baay

İlk yazım

Merhabaa şimdilik beni okumayan herkese :) İlk blog yazımı yazıyorum,o kadar acemiyim ki az önce tekrar ilk yazımı yazdım ve yayınlayamadan silindi. İnşallah bu böyle olmayacak. Eğer yayınlayabilirsem okuyacaksınız arkadaşlar. Herneyse bu blog sitesi benim kimseye söylemediğim ufak bir sırrım olacak. Daha geçen gün benim hiç kimseye söylemediğim sadece kendimin bilmediği bir sırrım var mı diye düşünürken hiç olmadığını farkettim. Bence insanların kendilerine özel bir şeyleri olmalı ve blog benim için başlangıç olacak. Belki günlük yazamadığımdan ya da illaki birileri okur diye korkup cesaret edemediğimden bu site bana iyi gelecek diye düşünüyorum.Sizinle yaptıklarımı paylaşacak öğrendiğim her şey hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Şuan hiç ziyaretçim olmasa da belki bir gün bakarsınız tebrik mesajları alıyorum. İnsanoğlu işte hayal etmeden duramıyor. İleriki yazılarımda size kendim hakkında bilgi vereceğim ama şimdilik bu kadar yarın iftara arkadaşım geliyor ve temizlik yapmam lazım. Ev savaş alanından farksız.Neyse görüşürüz.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

ben olmuşum trafik canavarı

merabaağğ arkadaşlar, nasılsınız? Geçen hafta ehliyet kursuna yazıldım 1 haftadır ders görüyorum ve maalesef babamın arabası ya da ehliyeti olmadığı için pratik yapabileceğim birisi yoktu taaa ki ilkokul arkadaşımın babası bize "size direksiyon dersi vereyim" diyene kadar. sağolsun 2 gündür bizimle uğraşıyor. Bugün vites değiştirme debriyaj vs onu öğrendik bir sonraki dersimizde geri vitesi görecekmişiz. Aslında gayet basit ya ben diyorum ki öğrendiklerimi sizinle adım adım paylaşayım nasıl olsa bu blogun bir konusu yok her şeyden bahsedebilirim.
1.Öncelikle arabaya bindiğinizde koltuğunuzu ve aynaları kendinize göre ayarlayıp kemeri takıyorsunuz
2.kontağı çalıştırıyorsunuz,debriyaja sonuna kadar basıp vitesi 1e alıyorsunuz.
3.el frenimizi düğmesine basıp aşağı indiriyoruz
4.ayağımızı debriyajdan hafifce çekerken sağ ayağımızla gaza basıyoruz 
veeeeee yollar gidişimize hasta oluyor :D vites değiştirirken de ayağımızı gazdan çekmeden tekrar debriyaja sonuna kadar basıp vitesi 2ye alıyoruz ve sonra debriyajdan yavaşca çekiyoruz.
Yalnız böyle anlatıyorum ama küçük bir köpeciği eziyordum bugün neyse böyle böyle öğrenicez. Emeklemeden yürüyemeyiz değil mi?